Kesinleşmiş yargı kararları ile vakıf üzerinde hak sahibi ve ilgili haberlerin muhatabı olan müvekkilim Sn. Hasan Sinan Yönel 1924 doğumlu olup, 85 yaşındadır. Şu anda sağlık sorunları nedeniyle yurtdışında tedavi görmektedir. Bu durum nedeniyle çok istekli olmasına rağmen basın açıklamasını kendi ağzından yapamamış, açıklamayı yapmak üzere aile avukatı olarak şahsımı görevlendirmiştir. Ayrıca bu basın açıklaması sırasında ailenin en büyük erkek evladı olan Sayın Mustafa İlker Yönel de hazır bulunmaktadır. Şu nedenlerle açıklama ihtiyacı duyulmuştur;
1. VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜNÜN TEKZİP VE BASIN AÇIKLAMASINDA TARİHİMİZDE İKİNCİ BİR MİMAR SİNAN OLDUĞU İDDİA EDİLMİŞTİR ;
Habertürk Gazetesinin 31.08.2009 tarihli sayısında Ali Öztunç imzasıyla “Sinan’ın Torunları Mallarını İstiyor” başlıklı haber yapılmıştır. (EK 1 - 2) Vakfımızla ilgili çıkan bu habere Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından aynı gün tekzip yazısı gönderilmiştir. (EK 3 - 4)
Vakıflar Genel Müdürlüğünce verilen bu tekzipte haberin içeriği ile hiç ilgisi olmayan açıklamalar yapılmış, habere cevap yerine tarihimizde sanki iki tane Mimar Sinan olduğun iddia edilmiştir.
Tekzipte müvekkilimin “MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH” vakfı evladı ve hak sahibi olduğu, ama bu Mimar Sinan’ın bilinen, dünyaca ünlü Mimar Sinan olmadığı, başka bir dönemde yaşadığı ortaya atılarak tarihimiz çarpıtılmaya çalışılmıştır. Bu iddia ile Mimari Sultani Sinanuddin Atik Yusuf Bin Abdullah’ın şahsına ve hak sahibi torunlarına açıkça hakaret edilmiştir.
Anılan tekzip, aynı gazetenin 04.09.2009 tarihli sayısının 17. sayfasında yayınlanmıştır. (EK 5) Vakıflar Genel Müdürlüğü yapılan bu haberi yeterli bulmamış olacak ki; 04.09.2009 tarihinde bir basın açıklaması hazırlayarak tüm medya kuruluşları ve haber sitelerine göndermiştir. İSİMSİZ, İMZASIZ, TARİHSİZ VE SAYISIZ olarak yapılan bu basın açıklaması çeşitli medya kuruluşları ve haber sitelerinde yayınlanmıştır.
Vakıflar Genel Müdürlüğü bu basın açıklamasıyla “MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH”ın şahsına ve hak sahibi torunlarına ikinci kez açıkça hakaret etmiştir.(EK6)
04.09.2009 tarihli basın açıklamasında ilk dikkati çeken ve müvekkilim vakıf evlatlarını derinden yaralayan şey, vakfın ve vakfedenin adının ve ünvanının değiştirilerek “MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH VAKFI” yerine “SİNANUDDİN ATİK YUSUF AĞA VAKFI” olarak yazılmasıdır.
“MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH” ın günümüz Türkçe karşılığı “dinin zirvesindeki Sultanın Mimarı eski adı Yusuf bin Abdullah'' dır.
Vakıflar Genel Müdürlüğünün yazısında ise (belki de kasten) “dinin zirvesindeki Sultanın Mimarı” sıfatı yazı metnine eklenmeyerek “SİNANUDDİN ATİK YUSUF AĞA VAKFI” olarak anılmıştır.
Kanıtlarını sunacağımız şekilde, tarihte müvekkilim Hasan Sinan Yönel’in büyük, büyük, büyük dedesi Yusuf Bin Abdullah dışında “MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN” ünvanına layık görülen başka biri yoktur. Kanıtlarımız şunlardır ;
1. Büyükçekmece Köprüsü; Günümüzde “Mimar Sinan” olarak anılan büyük üstadın eserlerinden İstanbul – Büyükçekmece’de bulunan “Büyükçekmece Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü” nün en önemli özelliği, kitabesinde adını ve imzasını taşıyan tek eser olmasıdır. Tarihçilere göre diğer eserlerinin hiçbirinde isim ve imza kullanmayan “Mimar Sinan”ın istisnai olarak bu eserine isminin yazılması, Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği ile olmuştur. Bu köprünün kitabesinde eseri yapanın “YUSUF BİN ABDULLAH” olduğu açıkça yazılıdır. Büyükçekmece Belediyesinin güncel resmi web sitesinde detaylı bilgileri bulunmaktadır. (EK7)
http://www.bcekmece.bel.tr/buyukcekmece.aspx?kod=70
Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce çıkarılan “Vakıflar Dergisi”nin, 1941 tarih ve 2. sayısının, 448. ve 449. sayfalarında bu kitabe ilgili bir yazıya yer verilmiş, yazıda kitabede yüce mimarın adının “YUSUF BİN ABDULLAH” olarak kayıtlı olduğuna işaret edilmiştir. (EK 8 - 9 - 10)
Yine, Türk Tarih Kurumu’nun 2002 tarihinde çıkardığı “TÜRK TAŞ KÖPRÜLERİ” adlı kitabın 145. sayfası Büyükçekmece Köprüsüne ayrılmış olup, köprü kitabesinde eserin “YUSUF BİN ABDULLAH” tarafından yapıldığının yazılı olduğuna işaret edilmiştir. (EK 11 - 12)
Ailenin yaşayan evlatları tarafından, 1994 tarihinde Büyükçekmece Mahkemeleri kanalı ile yaptırılan tespitte görevlendirilen bilirkişi tarafından verilen 09.06.1994 tarihli bilirkişi raporunda “bu köprünün 16. YY’da Mimar Sinan tarafından yapıldığı ve kitabesinde eseri yapanın “YUSUF BİN ABDULLAH” olarak kayıtlı olduğuna” işaret edilmiştir. (EK 13)
2. Tezkiretü’I Ebniye ; Tezkiretü’I Ebniye , Mehmet Çelebi tarafından (Mimar Sinan’ın yaşadığı dönemde) kaleme alınan el yazmasıdır. Mimar Sinan’ın biyografisi niteliğinde bugüne gelebilen bilinen tek el yazması eser olması sebebiyle önemlidir. Orijinal el yazmasında Mimar Sinan’ın ismi “YUSUF BİN ABDULLAH” olarak kaydedilmiştir. Detaylı bilgi tarih kitaplarımızda ve Büyükçekmece Belediyesinin güncel resmi web sitesinde bulunmaktadır.
3. Hüccet (Kadı huzurunda yapılan satış senedi) ;Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın 1945 senesinde yayınlanan “MİMAR KOCA SİNAN” adlı kitabının 136. ve 137. sayfalarında, Balat Naibliği’nin (o dönemin noteri) 4 no’lu sicil defterinin 19. yaprağındaki kayıtların orijinal metni ve Türkçe çevirilerine yer verilmiştir. (EK 14)
Kitabın 136. sayfasında, satış hüccetinin (senedinin) orijinal metninin kopyası bulunmaktadır.
Yazar aynı sayfada “SİNAN AĞA BİN ABDURRAHMAN” ile “YUSUF BİN ABDULLAH”ın aynı kişi olup, dolayısı ile satış sözleşmesinde satıcı ve alıcının aynı kişi olduğu, Kanuni’nin verdiği ünvanla satıcı sıfatında “SİNAN AĞA BİN ABDURRAHMAN” ismini, kendi vakfının mütevellisi (yöneticisi) olarak da alıcı sıfatında öz “YUSUF BİN ABDULLAH” ismini kullanarak sözleşmenin yapıldığına işaret edilmektedir.
Yine kitabın 137. sayfasında, (günümüzde Mimar Sinan’ın türbesinin bulunduğu bahçe ile ilgili) satış hüccetinin (senedinin) ,
1. maddesinde, satışa konu yerin Sultan-ı Azam’a (Kanuni Sultan Süleyman) ait olduğu,
3. maddesinde Sultan-ı Azam vekili olarak Sinan Ağa Bin Abdurrahman’a yetki verildiği,
5. maddesinde ise mülkü kendi vakfı adına almak üzere vakıf yöneticisi “YUSUF BİN ABDULLAH”’ın hazır bulunduğu ve satış işleminin bu şekilde gerçekleştiğine işaret edilmektedir.
4. Vakıf Senedi ; Müvekkilim Sayın Hasan Sinan Yönel’in hak sahibi olduğunu ispatlayan kanıtlardan biri vakıf senedi olup, ceylan derisine el yazması olarak düzenlenmiştir. Senedin orijinali aile tarafından özenle korunmuş, yüzyıllarca kuşaktan kuşağa geçerek şimdi ki evlatlarına ulaşmıştır.
Vakıf senedinin orijinali ve Türkçe tercümesine vakıf evlatları tarafından hazırlanan web sitesinden kolaylıkla ulaşmak mümkündür.
http://www.yusufagavakfi.com
Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün basın açıklamasında ; vakfın kuruluş tarihinin bilinen dünyaca ünlü Mimar Sinan’ın yaşadığı dönemden çok çok önce olduğu, bu nedenle “MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH” ın bilinen Mimar Sinan olamayacağı iddia edilmektedir. Bu dayanaksız iddiayı açıkça çürüten en sağlam kanıt yine vakıf senedidir. Şöyle ki;
Orijinal vakıf senedinde, vakfedenin adının “YUSUF BİN ABDULLAH” olduğu yazılıdır. Ayrıca vakfa terk edilen taşınmazların sınırlarını belirlemek üzere gösterilen komşu taşınmazların sahiplerinin isimleri de vakıf senedinde yazılıdır. Vakıf senedinde adı anılan komşu mülk sahipleri araştırıldığında, hepsinin Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış kişiler olduğu kolaylıkla tespit edilmektedir. Misal vermek gerekirse;
Vakıf senedinde adı geçenlerden biri “MEVLANA MÜDERRİS HÜSAMEDDİN HÜSEYİN EFENDİ”dir.
Bu değerli hoca hakkında yaptığımız araştırmalarda, kendisinin Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşadığı, devlete üstün hizmetlerde bulunduğu, adının başındaki “Mevlana” sıfatının o dönemde büyük kimseler için kullanıldığı, “müderris” sıfatının da günümüzün “profesör” ünvanına karşılık geldiği,
“MEVLANA MÜDERRİS HÜSAMEDDİN HÜSEYİN EFENDİ”nin şair olduğu, “Kimya-yı Saadet”adlı eserin tercümesini yaptığı bilgilerine ulaşılmıştır. (EK 15 - 16)
http://www.semerkanddergisi.com/Detay.aspx?YaziID=103
Şayet Vakıflar Genel Müdürlüğünün teorisini doğru kabul ederek, vakfeden “YUSUF BİN ABDULLAH”ın Kanuni Sultan Süleyman döneminden önce yaşadığını varsayarsak, vakfın kuruluş tarihinde daha doğmamış ve İstanbul’a dahi gelmemiş (Hemedan’lı) “MEVLANA MÜDERRİS HÜSAMEDDİN HÜSEYİN EFENDİ”nin gelecekte komşusu olacağını yani yaklaşık yüz sene sonra yaşayacak insanları öngörüp, vakfiye senedini düzenleyen dönemin kadısını da ikna ederek bir vakıf kurduğunu da kabul etmek gerekecektir.
BU KARA MİZAHIN TA KENDİSİDİR.
Tüm bu kanıtlardan açıkça anlaşılacağı üzere, büyük üstad Mimar Sinan’ın ismi “YUSUF BİN ABDULLAH” yani Abdullah oğlu Yusuf’tur. Tarihçiler de bu konuda tam bir fikir birliği içerisindedir.
Peki Vakıflar Genel Müdürlüğü ne yapmaya çalışmaktadır? Bugüne kadar varlığından haberdar olmadığımız ‘’Ağırnaslı Sinan Ağa Bin Abdurrahman Vakfı’’ ile ilgili bir iddiamız olmamıştır.
Hak iddialarımızın temel kaynağı “MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH VAKFI”dır. Müvekkil vakıf evlatlarının vakfedenle soybağının varlığı, dolayısı ile adı geçen vakıfta hak sahibi oldukları kesinleşmiş yargı kararları ile sabittir.
Vakıflar Genel Müdürlüğü gerek tekzip, gerekse basın açıklaması ile müvekkil Hasan Sinan Yönel’in aslında soy bağı olmamasına rağmen kendisini Mimar Sinan’ın sekizinci kuşaktan torunu gibi gösterip haksız kazanç elde etmeye çalıştığını ima etmekte, bu yolla ikinci en büyük hakareti yapmaktadır.
Az önce açıkladığımız kanıtların doğruluğu her türlü bilimsel metotla, değişik tarihçilerin sağlaması ile ortaya çıkmıştır.
Esasen Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün “tarihler tutmuyor, bu nedenle iddia ettiğiniz vakıfta hak sahibi değilsiniz” şeklindeki savunması, sadece müvekkil vakıf evlatlarına karşı ileri sürülmemiştir.
Birçok vakıf davasında aynı şekilde savunmalar getirildiği, ancak bu savunmaların bağımsız yargının tarafsız denetimi ile havada kaldığı hayretle, ibretle görülmektedir.
Nitekim çok yakın geçmişte görülen “Kayserili Ahmet Paşa Vakfı”nın gelirlerinden yararlanmak için açılan bir davada aynı savunma yapılmıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü bu davaya verdiği 10.11.2000 tarihli savunmasında özetle ;
“…Dava dilekçesinde verilen belirtilen vakıfların vakfiye tarihleri arasında 134-353 yıl fark bulunduğu, bu vakıfların dava konusu vakıflarla aynı olmadığı, ayrı ayrı vakıflar olduğunu, bu nedenle davanın haksız olduğu…”(EK 19)
ileri sürülmüş, ama mahkemece bu savunma dikkate alınmamış, davacıların vakıf gelirleriyle ilgili alacak davası mahkemece kabul edilmiş ve karar Yargıtay denetiminden de geçerek kesinleşmiştir. (EK 17 - 18 - 19 - 20 - 21 - 22)
Üzücü olan şudur: Gerek Vakıflar Kanununda yazdığı, gerekse Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 04.09.2009 tarihli basın açıklamasında yer aldığı üzere, asli görevi
“vakıfların yaşatılarak, vakfiye amaçlarına uygun şekilde varlıklarının sürdürülmesi”
olan bu kurumun, mevzuatın emrettiği şekilde vakfedenin vasiyetini uygulaması, gerçek hak sahiplerini mağdur etmemesi gerekirken, aslı, astarı olmayan, dayanaksız ve kolayca çürütülen savunmalarla bütün talepleri geri çevirmesi, hak sahiplerini uzun ve masraflı dava süreçlerine zorlaması, daha da vahimi bu hatalı uygulamaları alışkanlık haline getirmesidir.
Bu zorlama alışkanlığı, müvekkilim vakıf evladı Hasan Sinan Yönel’le ilgili uyuşmazlıkta ikinci bir Mimar Sinan üretmeye kadar varmıştır.
Değerli basın mensupları; bu noktada aklınıza şu soru gelebilir.
Neden Vakıflar Genel Müdürlüğü kamuoyunu yanıltıcı açıklamalar yapmaktadır?
Detayı basın açıklamamızın ikinci bölümünde anlatılacağı üzere, dünyaca ünlü böyle büyük bir mimarın vakfettiği malları dahi vakıf senedinde “satılamaz, devredilemez, hibe edilemez, rehin edilemez” şerhi olmasına karşın,
Vakıflar Genel Müdürlüğünce idare edildiği dönemde vakfın mallarının önemli bir kısmı çok ucuz bedellerle elden çıkarılmış, çarçur edilmiş, kapanın elinde kalmıştır.
Kalan mallar ise ya değerinin onda birine kiraya verilmektedir ya da işgal edilmektedir.
Vakfın bugün yaşayan evlatları bu haksızlıklara karşı yasal haklarını kullanmış, özellikle Vakıflar Genel Müdürlüğünün mevzuata aykırı iş ve işlemleri sebebiyle ilgililer hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet dilekçesi vermişlerdir.
Vakıflar Genel Müdürlüğünce verilen tekzip ve basın açıklamasındaki gerçek dışı beyanlar, bu şikayetin olası sonuçlarından korunmak için, müvekkil vakıf evlatlarının aleyhine kamuoyu oluşturma niyeti olarak algılanmaktadır.
Sonuç olarak; Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün tekzip ve basın açıklamaları yoluyla ortaya çıkardıkları bu tartışma, tüm dünyanın sevip saydığı, ülkemizin yetiştirdiği ve dünyanın en önemli mimarlarından olan ve günümüzde
MİMAR SİNAN olarak anılan “MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH”ın
vasiyetine ihanet, şahsının aziz anısına ve bugün yaşayan torunlarına en büyük hakaret olmuştur.
Vakıf evlatlarının hak iddialarını geri çevirmek amacı ile tarihi gerçekleri bile inkar edecek düzeyde, gerçek dışı beyanlarla kamuoyunu yanıltan Vakıflar Genel Müdürlüğünün başta Genel Müdür Sayın Yusuf Beyazıt olmak üzere ilgili yöneticileri ve ilgili basın müşaviri oluşan bu durumdan ortaklaşa sorumludurlar.
Müvekkilim Sn. Hasan Sinan Yönel ve diğer vakıf evlatlarının kişilik haklarına saldırılar nedeniyle açılması düşünülen davalar hazırlık aşamasındadır.
2. VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN GİZLEMEYE ÇALIŞTIĞI ASIL SORUNLAR;
“MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH VAKFI” vakıf senedine uygun olarak ailenin vakıf evlatlarınca nesilden nesile, 350 seneden fazla idare edilmiş, 1922 senesinde o zamanın Evkaf Vekaleti tarafından ailenin elinden alınarak geçici idareye verilmiş,
1935 senesinde Vakıflar Yasasının yürürlüğe girmesinden sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün geçici idaresine alınmıştır.
Yine o dönemde vakıf evladı Derviş Mustafa Yönel, yasanın tanıdığı haklardan yararlanarak, vakıf senedindeki vasiyetlere uygun olarak, vakfın idaresinin tekrar aileye teslimi için girişimde bulunmuş, 1942 yılında İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesinden aldığı mahkeme kararı ile vakıf evladı olduğunu ispatlamıştır.
Vakıflar Genel Müdürlüğü kendileri hasım tutulmadığı için bu mahkeme kararı doğrultusunda vakıf yönetiminin aileye geri iadesi talebini reddetmiştir. Bunun üzerine ikinci kez dava açılmış, dava sürecinde Derviş Mustafa Yönel vefat ettiğinden davayı oğlu Hasan Ferit Yönel devam ettirerek 1961 yılında evladiyet kararını almış, bu karar 1961 senesinde kesinleşmiştir.
Bu mahkeme kararları; Hasan Ferit Yönel’in ve dolayısı ile onun soyundan gelen oğlu müvekkilim Hasan Sinan YÖNEL’in vakıf senedindeki vasiyete, Vakıflar Kanununa, bağlı mevzuata ve yerleşik Yargıtay Uygulamalarına göre ““MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH VAKFI” üzerindeki bilcümle hakkın sahibi olduğunu tartışmasız ortaya koymuştur.
Gerek vakıf senedi, gerekse 1935 yılında yürürlüğe giren Vakıflar Yasası uyarınca müvekkil vakıf evlatlarının vakfa kayıtlı menkul ve gayrimenkul gelirlerinden yararlanma hakları bulunmaktadır.
Mevzuat gereğince Vakfın İdaresinin Vakıflar Genel Müdürlüğünde bulunması vakıf evlatlarının gelirlerden yararlanma hakkına hiçbir şekilde engel teşkil etmemektedir.
Buna rağmen geçmişte ailenin vakıf gelirlerinden faydalanmak için yaptıkları tüm başvurular “vakfa kayıtlı mal bulunmadığı” gerekçesiyle geri çevrilmiştir.
Vakıf senedinde vakfı idare ve koruma görevi soydan gelenlere vasiyet edilmiştir. Yüce Mimar’ın torunları da tüm güçleriyle dedelerinin bu vasiyetini yerine getirme azmindedirler.
Bu amaçla ellerinde bulunan Osmanlı tapu kayıtlarındaki ve vakfa ait muhasebe defterindeki bilgileri kullanarak güncel tapu kayıtlarına ulaşmışlardır.
Güncel tapu kayıtlarının incelenmesinden vakıf mallarının Vakıflar Genel Müdürlüğü döneminde ne şekilde çarçur edildiği hayretle tespit edilmiştir.
Son 74 yılda ailenin dört nesli tarafından sürdürülen hukuk mücadelesine rağmen, vakfın yönetimi iade edilmediği gibi, Vakıflar Genel Müdürlüğünce idare edildiği dönemde, vakıf senedinde “satılamaz, devredilemez, hibe edilemez, rehin edilemez” şerhi olmasına rağmen, vakıf mallarının önemli bir kısmı yüce mimarın vasiyeti ayaklar altına alınarak çok ucuz bedellerle elden çıkarılmış, kapanın elinde kalmıştır.
Böylece vakfa kayıtlı bulunan ve dünya durdukça elden çıkarılmaması vasiyet edilen mal varlığının çok büyük bir kısmı bu dönemde kaybedilmiştir. Bu hususta her türlü yasal haklarımız saklıdır.
Bu sebepten dolayı vakıf evlatları elden çıkarılan vakıf mallarının tekrar yerine konmasını sorumlu Vakıflar Genel Müdürlüğünden talep etmektedir.
Vakıflar Genel Müdürlüğü ile müvekkil vakıf evlatları arasındaki birinci temel sorun budur.
2008 yılının Mart ayında aile tarafından vakfın gelirlerinden faydalanmak için yapılan yazılı başvuru, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün halen yönetiminde bulunan kadrosu tarafından 2008 yılının Temmuz ayında “vakfa kayıtlı mal bulunmadığı” gerekçesiyle geri çevrilmiş, yani kurum önceki yıllarda verdiği rutin cevabı tekrar etmiştir.
Bunun üzerine vakıf evlatlarınca kuruma 2008 yılının Ağustos ayında ikinci yazılı başvuru yapılmış, başvuru ekine İstanbul Kapalı Çarşı’da bulunan iki adet taşınmazın tapu kayıt örneği eklenerek durumun tekrar incelenmesi talep edilmiştir.
Güncel tapu kayıtlarını gören kurum yönetimi, bu kesin deliller karşısında gelir ödemesi yapmayı kabul etmiş, daha doğrusu kabul etmek zorunda kalmıştır. Böylece 74 yıldır süregelen inkar, bu iki taşınmazla, sınırlı da olsa, geri alınmıştır.
Bu cevaplar tesadüfî değildir. Vakfa ait böylesine değerli gayrimenkullerin ilk incelemede tespit edilememesi söz konusu değildir.
Müvekkil yakınan gerekli inceleme ve araştırmaları yaparak tapu kayıt örnekleri ile başvurmasa, böyle evrakları elde etmemiş olsa ısrarla “vakfa kayıtlı gayrimenkul olmadığından vakfeden soyundan gelenlere gelir fazlası ödemesinin mümkün olmadığı” şeklinde cevap verilmeye devam edilecektir.
Oysa Vakıflar Genel Müdürlüğünde her vakfın sicili tutulur ve her vakfın gelirlerinin izlendiği bir hesap mevcuttur. Yani ilk incelemede vakıf mallarının görülmemesi diye bir şey söz konusu değildir.
Böylelikle intifa haklarına aykırı hukuk dışı cevaplar verilmekte, hak sahiplerinin vakıf mallarından, akarlarından yararlanması engellenmektedir.
Bu iki taşınmazla ilgili gelir ödemesi gündeme geldiğinde ise bambaşka sorunlar ortaya çıkmıştır.
İki taşınmazın 2009 yılı rayiçleriyle aylık en az 20.000 TL toplam kira getirmesi gerekirken, toplam 2317 TL aylık gelir elde edildiği Vakıflar Genel Müdürlüğü kayıtlarından öğrenilmiştir.
Daha vahimi birinin kontratının yıllardır yenilenmediği, diğerinin ise kontratının dahi olmayıp içinde işgalci durumunda olduğu, işgal tazminatı alındığı hayretle , esefle öğrenilmiştir.
Gerek Vakıflar Kanununda yazdığı, gerekse Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 04.09.2009 tarihli basın açıklamasında yer aldığı üzere, asli görevi
“vakıfların yaşatılarak, vakfiye amaçlarına uygun şekilde varlıklarının sürdürülmesi”
olan kurumun vakfa ait taşınmazları koruyamadığı gibi, kiralarını bile takip edemediği, hatta işgaline göz yumduğu bu vesileyle öğrenilmiştir.
Müvekkil vakıf evlatları halen vakfa kayıtlı taşınmazların kira gelirlerinin olması gereken rayiç değerlerine yükseltilmesi ve titizlikle takip edilmesini haklı olarak talep etmektedirler.
Vakıflar Genel Müdürlüğü ile müvekkil vakıf evlatları arasındaki ikinci temel sorun budur.
Vakıf evlatlarınca yapılan araştırmalar sonucunda, İstanbul Kapalı Çarşı’da (dükkan niteliğindeki) 33 gayrimenkulün vakfa ait olduğu tüm delilleri ile tespit edilmiştir. Halen süren araştırmalara göre sadece İstanbul, Sur içi’nde 300’den fazla gayrimenkulün vakfa ait olduğu anlaşılmıştır. Yine vakfın İstanbul haricinde de mal varlığı bulunduğu bilinmektedir.
Diğer taraftan; yasa gereğince gelirlerinin takibi için vakfa özel ayrı bir hesap açılması gerekirken, vakfımıza ait bir hesabın bulunmadığı, en az 74 senedir vakfın ne kadar gelir elde ettiğinin belli olmadığı, daha da vahimi vakıf adına tahsil edilen paraların, özellikle kira gelirlerinin akıbetinin belli olmadığı bu dönemde anlaşılmıştır.
Zira Vakıflar Genel Müdürlüğü açıklanan iki adet gayrimenkulle ilgili olarak Vakıflar Yasasını ve emsal Yargıtay kararlarını hiçe saymış, son dilekçe tarihimizi başlangıç kabul ederek tarafımıza Haziran 2009’da iki dükkan için 3500 TL ödemeyi layık görmüştür.
Bu ödeme miktarına, hesaplama metoduna ve gelir hesabındaki başlangıç tarihine dair kuruma “İHTİRAZİ KAYIT” dilekçesi vermek mecburiyeti doğmuş, aradan 90 gün geçmesine rağmen ihtirazı kayıt dilekçemizle ilgili hiçbir cevap verilmemiştir.
Vakıflar Genel Müdürlüğü ile müvekkil vakıf evlatları arasındaki üçüncü temel sorun budur.
Bu üç temel sorunla ilgili detaylı bilgileri zaman sıralamasına göre ayrıntılı bilgi ve belgeleri ile yazılı basın açıklamamızın ekinde siz değerli basın mensuplarına arz ediyoruz. Beyanlarımızın doğruluğu yazılı kanıtlardan açıkça anlaşılacaktır.
Son iki yıllık dönemde, müvekkil vakıf evlatlarının hukuka uygun taleplerinin karşılanmaması, dilekçelerine 200, 300 gün sonra ve geçiştirici türden cevaplar verilmesi, verilen cevapların kurum kayıtlarına ve hukuka açıkça aykırı ve hak kaybı yaratmaya yönelik olması, kurumda maruz kaldığımız haksız tutumlara karşı yaptığımız başvuru üzerine inceleme başlatan teftiş kurul raporunun bir örneğinin dahi verilmemesi,
işlemlerin olabildiğince ağırlaştırılıp sürüncemede bırakılarak hak sahiplerinin bezdirilmesi gibi işlem ve eylemler müvekkil vakıf evlatları için katlanılmaz bir hal aldığı ve kanaatimize göre
bu eylemlerin her birinin TCK’daki “görevi kötüye kullanma” suçu teşkil ettiği için, başta Vakıflar Genel Müdürü Sayın Yusuf Beyazıt olmak üzere bir kısım yöneticiler hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına 30.07.2009 tarihinde şikayet dilekçesi verilmiş olup,
Sayın Başsavcılık makamınca soruşturma dosyası tüm ekleri ile birlikte Başbakanlığa gönderilerek “soruşturma izni” talep edilmiştir.
Sonuç olarak ;
1. Basında çıkan haberler üzerine Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün tekzip ve basın açıklaması ile ileri sürdüğü “MİMAR-I SULTANİ SİNANUDDİN ATİK YUSUF BİN ABDULLAH’ın bilinen, dünyaca ünlü Mimar Sinan olmadığı, başka bir dönemde yaşadığı, Hasan Sinan Yönel’in Mimar Sinan’ın soyundan gelmediği” şeklinde özetlenecek iddiasının gerçeklerle uzaktan, yakından ilgisi olmadığını,
2. Açıkladığımız hukuka aykırı eylemler sebebiyle haklarında savcılık soruşturması devam eden Vakıflar Genel Müdürlüğü yöneticilerinin Mimar Sinan’ın vakfına ve vasiyetine sahip çıkmamaları ve soyundan gelenleri mağdur etmeleri sebebi ile kamuoyunda oluşabilecek hassasiyet ve tepkilerden çekinerek böyle gerçek dışı beyanlara yöneldiğinin tahmin edildiğini,
3. Ancak kurumun bu iddialarının başta müvekkilim Hasan Sinan Yönel olmak üzere, Mimar Sinan’ın yaşayan bütün torunlarını derinden yaraladığını,
4. Bu nedenlerle ve aile onurunun korunması için işbu basın açıklamasının yapılmasına ihtiyaç duyulduğunu,
5. Anılan tekzip ve basın açıklaması “basın yoluyla kişilik haklarına açık saldırı” mahiyetinde olup, iligliler hakkında gerekli yasal yollara müracaat edileceğini,
Müvekkilim Sn. Hasan Sinan Yönel adına Kamuoyuna en derin saygılarımızla bildiririz.
Av. Ayhan TUNCER